Hep iki film birden izliyorum: İki film bir arada hesabı...
Dün akşam da No Country for Old Men ve American Gangster’i izledim.
Üst üste iki uzun ve ağır film.
Ağır derken Tarkovskivari bir ağırlıktan bahsetmiyorum. Büyük prodüksiyonlar.
İki filmi izledikten sonra Amerika hakkında ne kadar az ve yavan bilgi sahibi olduğumu anladım. Kendi memleketimden daha iyi biliyorum lakin hep sinema klişeleri üzerinden. No Country of Old Men hem yerel hem evrensel. 60’ların Türk sineması tartışmaları gibi... Yerelden çıkalım evrenseli yakalıyalım... Adamlar yakalıyor. Filmdeki dil de dahil hemen her şey yerel, lakin konu evrensel.
Coen Kardeşlerin Fargo, Big Lebowski, O Brother... serisinin devamı. Taşra epiği.
Basit bir Teksaslı’nın düzeni bozuluyor. Nedeni para. Keçi gibi inatçı, dik kafalı; tam köylü. Bunlardan bizim memlekette de çok var. Ava giderler, iyi bir avcı da olması gerektiği kadar sinsiler; fırsatını bulurlarsa karınızı-kızınızı elden geçirirler; okeyde taş çalarlar; bunlarla alışveriş yaparken biraz dalarsanız hemen geçirirler; kurban keserler, tavşan yüzerler ve gerekirse sizi de boğazlayabilirler. Güzel hemşehrilerim benim...
Bizim oğlan da aynı takımdan, daha kötüsü Teksaslı! Para için hayatını tehlikeye atıyor. Çalıyor çete parasını. Sıkı bir adam, Azrail peşine düşüyor. Ölüyor sonra.
Klasik Coen filmlerindeki gibi, ara ara görünüp bize akıl veren ak sakallı da var. Bu kez yaşlı bir şerif. Hayattan bezmiş. Eskiden böyle miydi buralar, saygı sevgi... tonundan konuşuyor.
IMDB: 8 verdim.
Her sezon muhakkak izlemeniz gereken filmler vardır, bu da onlardan biri...
American Gangster’in dili daha politik, eğretileme yok, doğrudan göze sokma. Zaten gerçek hikayeden alınmış, olayın kahramanı Frank, yönetmene danışmanlık bile yapmış.
Hikaye düzgün, takip etmesi kolay... Dündar Kılıçvari bir mafya babası “Böyle hayatın aq, hiçbi şeyin tadı kalmadı artık, her yer süpermarket!” filan derken ölür. Evet mafyacılık da değişmektedir. Eskisi gibi esnaftan aldığın yüzde 10 ile mütevazi bir yaşam sürme devri geçip teee oralara gitmiştir. İhtiyar ölür, devir kapanır. Artık devir uyuşturucu satanın voliyi vurduğu devirdir. Sene 1968. Vietnam almış başını gitmiş. Uyuşturucu askeri uçaklarla taşınıyor. Nixon hükümeti, savaş karşıtı hippiler kafayı bulup sızsınlar diye narkotik ticaretine bigane kalmakta.
Ölen o mafya babası vardı ya... Onun bir de yardımcısı vardı. O eleman (Denzel) uyuşturucu işine giriyor. Vietnam ormanlarında, üreticiden aldığı malı titizlikle tüketiciye ulaştırıyor. Mala hile hurda karıştırmıyor. Blue Magic etiketiyle piyasanın yarı fiyatına satmaya başlıyor. Alan satan şaşkın, kim bu adam. Sokaklar kaliteli ve ucuz malla kaynıyor. Denzel kurnaz, kendini arka planda tutuyor. Mafya babaları gibi takılmıyor, akıllı, mütevazi. Marka yarattığının farkında. Blue Magic... İSO9000, CE, TÜHV sertifikalı. Kısa sürede parayı koyacak yer bulamıyor, alıyor yürüyor. Uyuşturucu hep askeri uçaklarla taşınmakta...
Neyse, sonra savaş bitiyor. Nixon uyuşturucuya savaş açıyor. Düzen bozuluyor. Özel polis kuruluyor bu işiçin. Russel Crowe da bunladan birinin başında. Denzel’i yakalıyor, rüşvetçi polisleri açığa çıkarıyor vs...
150 dakka. Gözümü kırpmadan izledim. Çığır açar mı açmaz. Ama gayet iyi çekilmiş bir film. Filmin diğer nirengi noktası Afro Amerikalılar... Denzel ilk kez İtalyanlarınkine benzer, aile temelli, “aristokrat” bir mafya yapısı kuruyor. Harlem’de ilk. Diğer siyahi mafyalar gibi uyuşturucu çekip kadınların kıçında gezinmiyor. Adam gibi işini yapıyor, akşamı karısının yanında geçiriyor, annesini pazarları kiliseye götürüyor. Akıllı, silahına kolay davranmıyor. Çalışma masasında Martin Luther King’in fotosu var...
Bu film de senenin kaçırılmayacak filmlerinden.
IMDB: 8
Detaya giremiyorum, uzuyor çünkü aq yazısı... Hızlı hızlı, kısa kısa ilk aklıma gelenler.
Bu arada iki film arasında ikortak nokta var: Josh Brolin iki filmde de oynuyor, yıl onun yılıymış. Ayrıca iki filmde de nerede o eski günler diyen iki ihtiyar var...

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder