28 Days'i izlemedim. Sinemacılar insanların birbirini yemesine, ısırmasına kafayı takmış durumda. Elbette metaforik olana değil, bildiğin karın doyurmacasına. Enfeksiyonu kapan deliriyor. Fiziksel güç artıyor ama akıl baştan gidiyor. Her yere koşuyorlar misal (Koş balam koş!) "Şurada bir araba var, bineyim... Gideceğim yere yorulmadan gidip sarışınları ısırayım," demiyorlar.
Ortam mahşer yeri, baba oğulu tanımıyor. Beri yandan klasik askeriye ve ilmiye el ele vermiş memleket kurtarıyorlar.
Sımsıkı ve bimbilimsel kuralları var, tavizsizler. Demir gibi, zıpkın gibi, cop gibi...
Niçin tavizsiz olmaları gerektiğini yönetmen gösteriyor zaten bize: Önce temelinde sevgi yatan iki kardeşin dangalaklığı, sonra yine karısını seven bir adamın French kiss'i, nispeten stabil durumdaki adayı "red alert" durumuna getiriyor.
Filmin geri kalanını bu aileden nefret ederek izliyoruz: Sütlü çay kadar değeri olmayan keyifleri yüzünden boka sarıyor her şey: Her yanı "fantirler" sarıyor. Kötüler, et yiyiciler, zehirlenmişler, hayinler, şuursuzlar...
Rabbime şükürler olsun, askerlerden ve bilim adamlarından oluşan teknokrat bir akıl var, Allah'tan! Tıkır tıkır işliyor.
Filmden Türkiye'deki politik iklime uygun mesajlar yakalamak da mümkün. Pek çok Türkün gönlünde askerlerden ve bilim adamlarından oluşan bir hükümet özlemi yok mu? Bir profesör bir milletvekilinden daha bilgili değil mi? Kapat meclisi, işler ilmin emrettiği gibi yapılsın. Bir nevi neo-Erim hükümeti... Erim forever! (Amma uzattım!)
Aslında mesaj bütün insanlığa: Bilimin koyduğu kurallar asla çiğnenmemeli, istisna olmamalı. Güçlü olan, kurallara uyan, acımasız olan hayatta kalır! Hatta kuralları tınmayan bir asker ve bilim kadını dahi ölüyor.
Obey the rules, live forever!
Edit: Askerler Amerikan malıymış. Eh bunun üzerine de yorum yapmak mümkünlü tabii: İkinci dünya savaşından beri götünüzü biz kurtarıyoruz...

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder