30.07.2009

The Elementary Particles


Elementarteilchen / Atomised / The Elementary Particles
Filmi Tarık’tan aldım, hemen de seyrettim. Seyrederken sık sık utanarak güldüm. Utanarak gülmek, bu benim için iyi demek. Gülüyorum, çünkü komik, absürd; utanıyorum çünkü ben de bir kedinin kayıtsız bakışları önünde 31 çekmiştim (Kediler krallara bakabilir!). Elementarteilchen’te adamımız, Bruno, kediyi öldürerek ondan intikamını alıyor ancak ben öldürmedim, daha çok kediden utandım, suçluluk hissim ikiye katlandı.
Ekşi Sözlük’teki “ekşiler” filmi hiç beğenmemiş. Şimdilerde sözlüğün neresine baksan bilmem kaçıncı nesil yazarlara rastlıyorsun. Kimbilir bunlar kaçıncı nesil. Neslini... 1979’dan sonra doğanlara selam bile vermemek lazım.

Film başyapıt değil, lakin Bruno üzerinden insan tabiatının negatif tarafına şöyle bir bakıp çıkıyor. Bruno bir looser. Hayatı duygusal travmalarla geçmiş (trav-trav!). Götü b*klu bir ailesi bile yok: Millî ve dinî bayramları hep yalnız geçirmiş. Hippi olan annesi, estetik cerrahtan peydahladığı Bruno’yu çıkarttığı gibi adamın annesine bırakıp Hindistan’a gitmiş. Yazının girişindeki mastürbasyonu da annesini düşünerek çekiyor Bruno. Babannesini çok sevmiş. Ancak babannesi, Bruno 13 yaşındayken feci bir kaza sonucu ölmüş. Kayıp üstüne kayıp! Sonra, yatılı okula bırakmışlar Brunocuğu, orası ayrı bir zulüm. Berbat bir ergenlik geçirmiş, sivilceli, kıllı, yağlı...

Öğretmen Bruno büyümüş, iyi bir baba olmaya çalışmış ama onu becerememiş. Hayattaki hiçbir zorluğu yenemeyeceğine dair temelli bir inancı var. Orta yaş bunalımında. Her looser gibi biraz saldırgan, biraz faşist, biraz anti-sosyal. Ve ne mutlu ki yoga yapanlarla ta*ak geçecek kadar zeki. Nereye elini atsa kurutuyor ama.

Yayınevi yazdığı saçma yazıları basmıyor; kendisine pas verdiğini düşündüğü öğrencisine asılıyor kız geri dönmüyor; yeni jartiyer aldığı karısını beceremiyor, ağlayan çocuğunu uyku ilacı vererek uyutuyor; karısı terkediyor; büyük bir hevesle çıplaklar kampına gidiyor neredeyse kimse yüzüne bakmıyor; çıplaklar kampında tanıştığı mature ablayla takılmaya başlıyor, tam mutluluğu yakalamışken, yeni partneriyle orjiden orjiye koşarken, kadına inme iniyor, kadın intihar ediyor...
En sonunda delirip rahatlıyor; kurtlarını döküyor yani...

Filmi beğendim: Çünkü bu hayatta bazen insan bebeğini öldürmek ister; karısını beceremez; sümüklü bir kızdan bile pas alamaz; cebinde beş kuruş kalmadığından çocuğuna harçlık veremez; tuttuğu takım dört gol yer; bazılarımızın ‘hepimiz’ gibi Rama reklamlarından fırlamış muhteşem bir ailesi yoktur; arabası yoktur; eğitimi yoktur; şansı yoktur, arkadaşı yoktur...

Film kesinlikle sıkıcı değil, dediğim gibi içinde kendimden çok şey bulduğumdan, mahremiyetim filme çekilmiş gibi hissederek utandım zaman zaman. Sık sık da “kendime” güldüm. Bu özdeşleşme insanı utandırıyor tabi. Bazen utandırır be dallama kardeş, William Wallece olurken iyiydi ya!

Senaryosu kötü diyenleri de umusamayın. Artık ortalama sinema izleyicisi Game’vari senaryolar talep etmeye başladı. Şaşırt beni! Tamam o da sinema, ama hepsi bu değil.

Hayata orta yaşlı bir looser’ın penceresinden bakmak, bazen üzülüp sıkça gülmek isterseniz izleyin. Daha anlatmadığım bir sürü şey var bu arada. Gece yarısı uğraşamayacağım.

Haa, filmin adı neden Temel Parçacıklar? Neden Bruno, neden acı ve parçalanma? Yönetmen ne anlatmak istemiş? İşte bu tür mevzularla ilgili olanlara ipucu: Dünyanın aq Avrupa modernizminin kendi halkını ne hale koduğunu göstermek istemiş. Yönetmenin seyircilere mesajı için bkz: Bruno’nun bilim adamı kardeşinin Almanya’daki enstitüden ayrılış sahnesi. Enstitü başkanın kısa nutku: “Batı medeniyeti akılcı bilgiye ulaşmak için her şeyini feda etti: Huzurunu, umutlarını, dinini ve en sonunda da hayatını...” Size demiyor merak etmeyin, siz ne de olsa Türksünüz! Size bir şey olmaz...

Kierkegaard’ın ruhu şâd olsun!

Hiç yorum yok: