13.10.2009

İşimi sevmiyorum


Şu cümleye kim şaşırır ki... Pek çoğumuz işini sevmiyor.
Bir-iki yıl önce seviyordum ama köprüleri sel bastı, duygularım değişti...
Bu kadar çok değişikliği bünye kaldırmıyor tabi: Patronumuz değişti, genel müdürümüz değişti, ofisimiz değişti, işimizin kapsama alanı değişti, iş arkadaşlarımız ve iş yapma biçimimiz değişti...

Değişmeyen tek şey maaş.
Artsaydı yaralarımız biraz tedavi olurdu belki.

İşimi sevmemekle beraber ona ihanet ediyor da değilim.
Elimden geleni ardıma komamaya çalışıyorum.
Ama keyifle iş yapmak başka tabi...

9.10.2009

Motosiklet kazası


İş arkadaşım Hamit'in motosikleti var. Kawasaki ER-6n 2009.
Akrapovic egzos, power commender vs...
Bizim gibi enduroculara uzak bir âlem...

Hamit genco, 26 yaşında.
Çekirdekten yetişme motorcu ama, benim gibi sonradan olma değil.
Yüz bin tane kazası var irili ufaklı.
Kullandığı bütün araçları perte çıkarma gibi bir özelliği de var.
Motosiklet, otomobil vs...
Misal geçen de tatile gitti, 3 tane hız cezasıyla döndü.

Çok hızlı, hızlıdan ziyade tabakhaneye bok yetiştirir edasıyla motosiklet kullanıyor.
Geçenlerde yanımdan ki ben de 90'la filan gidiyorum emniyet şeridinde, "wrooowwwww" diye geçti Akrapovic'leriyle. İçimden, "allah beni koyucağına seni korusun Hamit demiştim".
Dün işe gelirken kaza yapmış. Şaşırmadım. Hiçbirimiz şaşırmadık.

Kawasaki ER-6n

Motor belki de pert. Allah'tan kendisi iyiymiş.
Detayları bilmiyorum, bir yere dalmış, arkadan gelen araç buna dokundurmuş. Bu da dengesini kaybedip otobüse yandan giydirmiş.
Bu kadar hızlı ve ani hareket eden bir araca dokundurana da kızmıyorum, kızamıyorum.

İnşallah motor pert olur, bizimkisi de motora bir süre ara verir.
Adam başına ciddi bir bok gelmeden 30'unu görse bari...
O zaman biraz durulur sanırım...

8.10.2009

Watchmen


Watchmen çizgi romandan adapte bir Süpermen filmi.
Diğerlerine benzemiyor.
X-Men gibi filan değil.

Bir grup kahraman bir ara toplumu pisliklerden arındırmak için seksi kıyafetler giyip bir araya geliyor. İsimleri de Watchmen.
Bir dönem işe yarayıp sonra emekliye ayrılıyorlar.
Bir kısmı işi serseriliğe vuruyor.
Bir gün bunlardan biri öldürülüyor.
Mevzu böyle açılıyor.
Sonra mevzu eskilerin dönüşüne varıyor...
Dikkat: Bu bir aksiyon filmi değil.

Nixon filan dönemi. SSCB ile ABD nükleer yarışında.
Kafayı nükleer savaşla bozmuş toplumun, kafayı nükleer savaştan ABD'yi nasıl korurumla bozmuş kahramanlarından biri tuhaf bir plan yapar.

Fatura yüksektir, kalındır. Tertiplerin zoruna gider...
Devamını izleyin...

Depresif, emekli süper heroların ulan biz ne işe yararız ki, ne yapabiliriz ki, biz kimiz ki, nereye kadar müdahale etmeliyiz aq insanoğluna, kaç paralık adamlarız sayıklamaları var bu filmde.

IMDB notuna katılıyorum: 7,8.

Özenmeden anlatıyorum


Özenenin aq!
Sinan Özen'sin bana ne...
Selanik'e varmadan hanım yorgunluktan nakavt oldu.
21 gibi Kavala'ya yakın bir kasabaya girdik.
Side gibi bir yer.
Karnımız açtı.
Tavern'e girdik
Plastik masalarına güvenip mütevazi bir sipariş verdik, balık filan...
Babayı aldık, 45 euro hesap geldi.
Sanırsın masayı donattık, sirtaki yaptık, tabak kırdık aq!

Acemilik işte...
Neyse...
Konaklama yeri aradık.
Nereye elini atsan 40 euro'dan başlıyor.
Evet, adam skiyorlar, yada Türk!
Bu Yunanlılar da bu kadar zengin değil ki aq!

Vazgeçtim, turiste böyle geçirdiklerine göre zenginler...
Neyse! Maria diye bir tombişin ev pansiyonunda 30 euro'ya bir gece geçirdik.
Ertesi gün, geç bir vakitte kalktık. Güç bela bir tost yaptırıp yola koyulduk.
Yağmur filan yağdı.
Selanik'e vardık. Selanik'te kalmayacağız ama hemen atlamayalım.
Nikiti diye Khalkidiki'de bir yer var, güzel plaj, kamp vs...
Bir iki yolu kaybettik ama sonra güç bela vardık kamp yerine...
Hava bok gibi yağmurluydu...

Devamı edecek... (Resimi Yükle diyen Google Türkçesi'ne özendim...)

Gittik - Geldik 2


Anlatmaya devam...

Yola çıktık, ilk ve son teknik arızayı Tekirdağ yakınlarında yaşadık.
Debriyaj telimiz koptu.
Yanımızda yedeği vardı. Tersten mersten taktık, Tekirdağ'da Motorcu Hüsnü'ye adam gibisini taktırdık. İki yarım ekmek köfte + iki kola ve debriyaj teli 30 TL.

Neyse... Gecikmiştik. Ben de gecikmeyi hiç sevmem. Telaşeli bir tipim.
Hanım kullanıyor o esnada.
İpsala'ya vardık.
Sınır deyince bir sik sanıyor insan.
Pul al, pasaporta yapıştır.
Başka bir boka bakmıyorlar.
Yok triptikmiş, yok uluslararası ehliyetmiş, yok sigortaymış siklemiyor kimse.
Sigorta hariç diğerleri Turing denilen papazların oyunu.

Yani motora malı doldursan tereyağ gibi Yunan'a kayarsın.
Neyse Yunan'a girdik.
Orada da bi numara yok.

Geçtik. GPS var, yeni yapılan kaymak kıvamında otobandan basırdık Selanik'e doğru.
Devamı edecek...

Gittik - geldik!


Yaz tatilinde bu aq memleketinden başka aq memleketlerine gittik.
Motosikletle (BMW 1100 GS), kamp yapa yapa 18 gün gezdik.
Kafayı mı yemiştik. Hayır.

Motosikleti seviyoruz aq! Otomobil kullanmaktan daha keyifli.
Nerelere gittik. Şuralara: Yunanistan - İtalya - Slovenya - Hırvatistan - Bosna Hersek - Karadağ - Arnavutluk - Makedonya - Yunanistan - Memleket.
6000 km yapmışız totalde.

İki kişi, tek, motor üç çanta ve bir sürü yük.
Şimdi yazıyorum ya, bir türlü detaylara girip girmemeye karar veremiyorum.
Anlatsam mı anlatmasam mı?

Şöyle yapayım:
Trafiği en kötü ülke: Arnavutluk ve Türkiye.
En pejmürde ülke: Arnavutluk ve Türkiye.
Pasaport işlemleri en uzun süren ülke: Arnavutluk ve Türkiye.
Çorba parası istenen ülke: Arnavutluk.
Yoluna köpek atlayan ülke: Türkiye.
Yolları en kötü ülke: Arnavutluk ve Türkiye.

Devamı edecek...

24.08.2009

The Fall


Fantastik film izleyesim vardı. Baktım arşive The Fall kuzu kuzu yatıyor.
Niyet ettim niyet eyledim...
Lakin sevmedim sevemedim.
IMDB notu 8 küsur.

Görsellik aldatmış, hikaye zayıf kalmış.
Benim için önce hikaye gelir.
Bu yüzden...
Zayıf kalmış.

Hastane ile masal arasında hakiki bir illiyet arıyorum.

Bulamıyorum.
Bulduğum dublör milletinin iç parçalayan hikayesi.
Ancak oldum olası sinema ile ilgili sinema filmlerini sevmemişimdir.
İnsan, (ben) yönetmen hastaneye hiç dönmesin istiyor.
Hep masal tarafında kalalım.

Ayrıca bir filmin görselliği ne kadar kuvvetli olursa hikayesi o kadar zayıf oluyor.
Özellikle Hintli yönetmenlerinki...
İstisnai durumlara başyapıt diyoruz zaten.


Fantastik filmlerdeki şu formül hep çalışır:
Ortak düşmana karşı birleşirsin.
Hatta birbirine düşman olanlar bile birleşir.
Hepsinin tuhaf özellikleri vardır.
Yola çıkarlar, önlerindeki engelleri bir bir hacamat ederek
kötülükler kralını alt ederler.
Bu arada içlerindeki kötülüğü ve birbirlerine karşı olan düşmanlığı da yenmişlerdir.
Yola ilk çıktıkları gibi değillerdir vs...

Benim notum 6.
Umurunda olan biri çıkar diye...

14.08.2009

In to the Wild


İki akşam önce In to the Wild'ı izleyemedim.
Aslında daha önce de izleyememiştim.

Evde projeksiyon cihazı var. Önceki denememde bu aletin ve filmdeki temponun da etkisiyle uyuya kalmıştım. Hadi itiraf edeyim, kafam da biraz güzeldi.

Son denememi yine projeksiyonda ama ayık kafayla yaptım.
Yine uyudum. Üstelik bu kez sadece ben değil Nurhan da uyudu.

Filmi izleme inadımızdan, filme karşı olumlu duygular beslediğimizi anlamışsınızdır.
Thoreau'yu filan severiz.
Doğayı severiz. Dünyayı gezmek isteriz. Hamurumuzda berduşluk, aylaklık var.
Kapitalizmi sevmeyiz filan...

Lakin, filmin uzunluğu (tam 148 dakika) ile temposu birbirini kaldırmıyor.

Bence lapa olmuş...
Ya da 148 dakikalık bir manifestoyu kafa kaldırmıyor.

Filmin IMDB notu 8.2.

Not: Müzikleri Brokeback Mountain'a ne kadar da benziyordu.
İkisini de sevdim.

30.07.2009

No Country for Old Men ve American Gangster


Hep iki film birden izliyorum: İki film bir arada hesabı...
Dün akşam da No Country for Old Men ve American Gangster’i izledim.

Üst üste iki uzun ve ağır film.

Ağır derken Tarkovskivari bir ağırlıktan bahsetmiyorum. Büyük prodüksiyonlar.
İki filmi izledikten sonra Amerika hakkında ne kadar az ve yavan bilgi sahibi olduğumu anladım. Kendi memleketimden daha iyi biliyorum lakin hep sinema klişeleri üzerinden. No Country of Old Men hem yerel hem evrensel. 60’ların Türk sineması tartışmaları gibi... Yerelden çıkalım evrenseli yakalıyalım... Adamlar yakalıyor. Filmdeki dil de dahil hemen her şey yerel, lakin konu evrensel.

Coen Kardeşlerin Fargo, Big Lebowski, O Brother... serisinin devamı. Taşra epiği.
Basit bir Teksaslı’nın düzeni bozuluyor. Nedeni para. Keçi gibi inatçı, dik kafalı; tam köylü. Bunlardan bizim memlekette de çok var. Ava giderler, iyi bir avcı da olması gerektiği kadar sinsiler; fırsatını bulurlarsa karınızı-kızınızı elden geçirirler; okeyde taş çalarlar; bunlarla alışveriş yaparken biraz dalarsanız hemen geçirirler; kurban keserler, tavşan yüzerler ve gerekirse sizi de boğazlayabilirler. Güzel hemşehrilerim benim...

Bizim oğlan da aynı takımdan, daha kötüsü Teksaslı! Para için hayatını tehlikeye atıyor. Çalıyor çete parasını. Sıkı bir adam, Azrail peşine düşüyor. Ölüyor sonra.

Klasik Coen filmlerindeki gibi, ara ara görünüp bize akıl veren ak sakallı da var. Bu kez yaşlı bir şerif. Hayattan bezmiş. Eskiden böyle miydi buralar, saygı sevgi... tonundan konuşuyor.
IMDB: 8 verdim.

Her sezon muhakkak izlemeniz gereken filmler vardır, bu da onlardan biri...


American Gangster’in dili daha politik, eğretileme yok, doğrudan göze sokma. Zaten gerçek hikayeden alınmış, olayın kahramanı Frank, yönetmene danışmanlık bile yapmış.
Hikaye düzgün, takip etmesi kolay... Dündar Kılıçvari bir mafya babası “Böyle hayatın aq, hiçbi şeyin tadı kalmadı artık, her yer süpermarket!” filan derken ölür. Evet mafyacılık da değişmektedir. Eskisi gibi esnaftan aldığın yüzde 10 ile mütevazi bir yaşam sürme devri geçip teee oralara gitmiştir. İhtiyar ölür, devir kapanır. Artık devir uyuşturucu satanın voliyi vurduğu devirdir. Sene 1968. Vietnam almış başını gitmiş. Uyuşturucu askeri uçaklarla taşınıyor. Nixon hükümeti, savaş karşıtı hippiler kafayı bulup sızsınlar diye narkotik ticaretine bigane kalmakta.

Ölen o mafya babası vardı ya... Onun bir de yardımcısı vardı. O eleman (Denzel) uyuşturucu işine giriyor. Vietnam ormanlarında, üreticiden aldığı malı titizlikle tüketiciye ulaştırıyor. Mala hile hurda karıştırmıyor. Blue Magic etiketiyle piyasanın yarı fiyatına satmaya başlıyor. Alan satan şaşkın, kim bu adam. Sokaklar kaliteli ve ucuz malla kaynıyor. Denzel kurnaz, kendini arka planda tutuyor. Mafya babaları gibi takılmıyor, akıllı, mütevazi. Marka yarattığının farkında. Blue Magic... İSO9000, CE, TÜHV sertifikalı. Kısa sürede parayı koyacak yer bulamıyor, alıyor yürüyor. Uyuşturucu hep askeri uçaklarla taşınmakta...

Neyse, sonra savaş bitiyor. Nixon uyuşturucuya savaş açıyor. Düzen bozuluyor. Özel polis kuruluyor bu işiçin. Russel Crowe da bunladan birinin başında. Denzel’i yakalıyor, rüşvetçi polisleri açığa çıkarıyor vs...

150 dakka. Gözümü kırpmadan izledim. Çığır açar mı açmaz. Ama gayet iyi çekilmiş bir film. Filmin diğer nirengi noktası Afro Amerikalılar... Denzel ilk kez İtalyanlarınkine benzer, aile temelli, “aristokrat” bir mafya yapısı kuruyor. Harlem’de ilk. Diğer siyahi mafyalar gibi uyuşturucu çekip kadınların kıçında gezinmiyor. Adam gibi işini yapıyor, akşamı karısının yanında geçiriyor, annesini pazarları kiliseye götürüyor. Akıllı, silahına kolay davranmıyor. Çalışma masasında Martin Luther King’in fotosu var...

Bu film de senenin kaçırılmayacak filmlerinden.
IMDB: 8


Detaya giremiyorum, uzuyor çünkü aq yazısı... Hızlı hızlı, kısa kısa ilk aklıma gelenler.
Bu arada iki film arasında ikortak nokta var: Josh Brolin iki filmde de oynuyor, yıl onun yılıymış. Ayrıca iki filmde de nerede o eski günler diyen iki ihtiyar var...

Severance



IMDB ve Ekşi notlarını / yorumlarını sallamayın film iyi film, Severance. İngilizlerin korkukomedi hatta kafadan politikorku (politik olan korkunçtur mudur?) filmi. Amerikan ZAZ geyiklerinden iki adım önde. Korku filmleriyle dalga geçerken beri yandan da Sırp kasapları ve silah ticareti yönünden gelen araçları kolluyor ve bunu yaparken insanı başarılı biçimde geriyor. İnsanı tabi, Hostel filmiyle pizza yiyenleri değil (Bkz. Leş yiyesiler). Daha ne olsun. Hayatınızda kaç kez birin içinde üçü buldunuz. Çalım:

A: Silah satan çok uluslu bir şirketin çalışanları Sırbistan (oha) sınırındaki dağ oteline haftasonu eğitimine gider. Yollarına ağaç devrilir, otele yürüyerek varırlar. Adres yanlış olduğundan karşılarına izbe bir akıl hastahanesi / hapishane (nası koydum Fuko?yu) çıkar. Buraya kaçmak üzere yerleşirler. Mekan buram buram korku filmi seti korkmaktadır.

Sonra işte bir takım adamlar, adamcıklar, burası önemli: Eski Sırp faşistleri İngiliz silah sanayinin ?emekçilerini? haklamaya başlar, baltaylan ve bıçaklan. Shotgun?a kadar yolu var tabi. Kurbanlar komikler filan... Ölüyorlar ama ciddi ciddi. Filmin içinde, yerli yerinde bir sürü minik ?komik? ve politikgönderme var. Yani çorapların olduğu çekmeciye açtığınızda karşınıza havlular çıkmıyor.

Misal, Ömer Seyfettin okumamış iki arkadaş, kafası kesilen birinin iki dakika da olsa hayatta kalabildiği ve kesik gövdesini tatlı tatlı seyredebildiği konusunda geyik deviriyorlar. Sonra içlerinden birinin kafası kesiliyor, kamera kesilen kafanın açısından gövdeyi gösteriyor. Hani "Kafası kesilse bile insan bir iki dakka yaşar" hesabı. Kafası kesilen arkadaş tezini ispatlamanın sevinciyle nü-tebessüm hakkın rahmetine kavuşuyor, toprağı bol olsun.

Bizimkiler azala azala kaçıyorlar. En sonunda içlerinden ikisi Sırp kasaplarını tüketip sucuk olmadan hayatta kalmayı başarıyorlar.

Hesabı isteyip kalkalım canım: Yani, Sırplara sattığımız silahlar dötümüzde patladı mı, dağ başındaki şirket etkinliklerine niye katılmamak lazım, şirketlerden ve doğadan neden korkmalıyız, şehirli olmanın temel faydaları, saçlarımı sarıya boyatsam hayatta kalır mıyım, mantar yiyip kafayı güzelleştirsem hayatta kalır mıyım, hatta hayatta kalmak ne s*k*me yarar gibi evetli-hayırlı cevaplarla süslenebilecek bir soru kağıdına sahip naciz film Amerikan suluğunu İngiliz soğukluğuna tercih eden benim gibi hıyarlar için kanlı incili kaftan, başını vermeyen şehit, ebemin örekesi... :Ç

Gecenin saçmalığı: Tarık, hiç kötü İngiliz filmi izlemedim hayatımda, az ama öz çekiyorlar.

sympathy for lady vengeance


"chinjeolhan geumjasshi" yani "sympathy for lady vengeance" filmini biliyor musunuz? aslında biliş durumunuz pek umurumda değil hatta bilmeyin daha iyi... "old boy"un ait olduğu üçlemenin diğer bir filmi. old boy kadar iyi mi, bilemiyorum lakin sahneler, çekimler muazzam. fransız ya da balkan yahut çekoslovak tarzı, panaromik, soğuk görüntülerden bahsetmiyorum. canlı, ritmik, renkli, buluşçu. bu serinin "mr." olanı da böyle. bomba kareler var. sadece resimler değil müzikler de muazzam, fevkaladenin fevkinde... Şuradan yasal yasal indirebilirsiniz: www.lady-vengeance.com/lady_vengence.html

The Elementary Particles


Elementarteilchen / Atomised / The Elementary Particles
Filmi Tarık’tan aldım, hemen de seyrettim. Seyrederken sık sık utanarak güldüm. Utanarak gülmek, bu benim için iyi demek. Gülüyorum, çünkü komik, absürd; utanıyorum çünkü ben de bir kedinin kayıtsız bakışları önünde 31 çekmiştim (Kediler krallara bakabilir!). Elementarteilchen’te adamımız, Bruno, kediyi öldürerek ondan intikamını alıyor ancak ben öldürmedim, daha çok kediden utandım, suçluluk hissim ikiye katlandı.
Ekşi Sözlük’teki “ekşiler” filmi hiç beğenmemiş. Şimdilerde sözlüğün neresine baksan bilmem kaçıncı nesil yazarlara rastlıyorsun. Kimbilir bunlar kaçıncı nesil. Neslini... 1979’dan sonra doğanlara selam bile vermemek lazım.

Film başyapıt değil, lakin Bruno üzerinden insan tabiatının negatif tarafına şöyle bir bakıp çıkıyor. Bruno bir looser. Hayatı duygusal travmalarla geçmiş (trav-trav!). Götü b*klu bir ailesi bile yok: Millî ve dinî bayramları hep yalnız geçirmiş. Hippi olan annesi, estetik cerrahtan peydahladığı Bruno’yu çıkarttığı gibi adamın annesine bırakıp Hindistan’a gitmiş. Yazının girişindeki mastürbasyonu da annesini düşünerek çekiyor Bruno. Babannesini çok sevmiş. Ancak babannesi, Bruno 13 yaşındayken feci bir kaza sonucu ölmüş. Kayıp üstüne kayıp! Sonra, yatılı okula bırakmışlar Brunocuğu, orası ayrı bir zulüm. Berbat bir ergenlik geçirmiş, sivilceli, kıllı, yağlı...

Öğretmen Bruno büyümüş, iyi bir baba olmaya çalışmış ama onu becerememiş. Hayattaki hiçbir zorluğu yenemeyeceğine dair temelli bir inancı var. Orta yaş bunalımında. Her looser gibi biraz saldırgan, biraz faşist, biraz anti-sosyal. Ve ne mutlu ki yoga yapanlarla ta*ak geçecek kadar zeki. Nereye elini atsa kurutuyor ama.

Yayınevi yazdığı saçma yazıları basmıyor; kendisine pas verdiğini düşündüğü öğrencisine asılıyor kız geri dönmüyor; yeni jartiyer aldığı karısını beceremiyor, ağlayan çocuğunu uyku ilacı vererek uyutuyor; karısı terkediyor; büyük bir hevesle çıplaklar kampına gidiyor neredeyse kimse yüzüne bakmıyor; çıplaklar kampında tanıştığı mature ablayla takılmaya başlıyor, tam mutluluğu yakalamışken, yeni partneriyle orjiden orjiye koşarken, kadına inme iniyor, kadın intihar ediyor...
En sonunda delirip rahatlıyor; kurtlarını döküyor yani...

Filmi beğendim: Çünkü bu hayatta bazen insan bebeğini öldürmek ister; karısını beceremez; sümüklü bir kızdan bile pas alamaz; cebinde beş kuruş kalmadığından çocuğuna harçlık veremez; tuttuğu takım dört gol yer; bazılarımızın ‘hepimiz’ gibi Rama reklamlarından fırlamış muhteşem bir ailesi yoktur; arabası yoktur; eğitimi yoktur; şansı yoktur, arkadaşı yoktur...

Film kesinlikle sıkıcı değil, dediğim gibi içinde kendimden çok şey bulduğumdan, mahremiyetim filme çekilmiş gibi hissederek utandım zaman zaman. Sık sık da “kendime” güldüm. Bu özdeşleşme insanı utandırıyor tabi. Bazen utandırır be dallama kardeş, William Wallece olurken iyiydi ya!

Senaryosu kötü diyenleri de umusamayın. Artık ortalama sinema izleyicisi Game’vari senaryolar talep etmeye başladı. Şaşırt beni! Tamam o da sinema, ama hepsi bu değil.

Hayata orta yaşlı bir looser’ın penceresinden bakmak, bazen üzülüp sıkça gülmek isterseniz izleyin. Daha anlatmadığım bir sürü şey var bu arada. Gece yarısı uğraşamayacağım.

Haa, filmin adı neden Temel Parçacıklar? Neden Bruno, neden acı ve parçalanma? Yönetmen ne anlatmak istemiş? İşte bu tür mevzularla ilgili olanlara ipucu: Dünyanın aq Avrupa modernizminin kendi halkını ne hale koduğunu göstermek istemiş. Yönetmenin seyircilere mesajı için bkz: Bruno’nun bilim adamı kardeşinin Almanya’daki enstitüden ayrılış sahnesi. Enstitü başkanın kısa nutku: “Batı medeniyeti akılcı bilgiye ulaşmak için her şeyini feda etti: Huzurunu, umutlarını, dinini ve en sonunda da hayatını...” Size demiyor merak etmeyin, siz ne de olsa Türksünüz! Size bir şey olmaz...

Kierkegaard’ın ruhu şâd olsun!

28 Weeks Later



28 Days'i izlemedim. Sinemacılar insanların birbirini yemesine, ısırmasına kafayı takmış durumda. Elbette metaforik olana değil, bildiğin karın doyurmacasına. Enfeksiyonu kapan deliriyor. Fiziksel güç artıyor ama akıl baştan gidiyor. Her yere koşuyorlar misal (Koş balam koş!) "Şurada bir araba var, bineyim... Gideceğim yere yorulmadan gidip sarışınları ısırayım," demiyorlar.

Ortam mahşer yeri, baba oğulu tanımıyor. Beri yandan klasik askeriye ve ilmiye el ele vermiş memleket kurtarıyorlar.

Sımsıkı ve bimbilimsel kuralları var, tavizsizler. Demir gibi, zıpkın gibi, cop gibi...

Niçin tavizsiz olmaları gerektiğini yönetmen gösteriyor zaten bize: Önce temelinde sevgi yatan iki kardeşin dangalaklığı, sonra yine karısını seven bir adamın French kiss'i, nispeten stabil durumdaki adayı "red alert" durumuna getiriyor.

Filmin geri kalanını bu aileden nefret ederek izliyoruz: Sütlü çay kadar değeri olmayan keyifleri yüzünden boka sarıyor her şey: Her yanı "fantirler" sarıyor. Kötüler, et yiyiciler, zehirlenmişler, hayinler, şuursuzlar...

Rabbime şükürler olsun, askerlerden ve bilim adamlarından oluşan teknokrat bir akıl var, Allah'tan! Tıkır tıkır işliyor.

Filmden Türkiye'deki politik iklime uygun mesajlar yakalamak da mümkün. Pek çok Türkün gönlünde askerlerden ve bilim adamlarından oluşan bir hükümet özlemi yok mu? Bir profesör bir milletvekilinden daha bilgili değil mi? Kapat meclisi, işler ilmin emrettiği gibi yapılsın. Bir nevi neo-Erim hükümeti... Erim forever! (Amma uzattım!)

Aslında mesaj bütün insanlığa: Bilimin koyduğu kurallar asla çiğnenmemeli, istisna olmamalı. Güçlü olan, kurallara uyan, acımasız olan hayatta kalır! Hatta kuralları tınmayan bir asker ve bilim kadını dahi ölüyor.

Obey the rules, live forever!

Edit: Askerler Amerikan malıymış. Eh bunun üzerine de yorum yapmak mümkünlü tabii: İkinci dünya savaşından beri götünüzü biz kurtarıyoruz...

Vesikalı Yarim


Biraz evvel Ö. Lütfi Akad’ın Vesikalı Yarim’ini izledim. Aklıma takılan bir takım hususları yazıya dökmeyi vazife telâkki ederim...Tarık diye bir arkadaşım var, film deposu. Filmler kopya, Tarık korsan. Ben de müstefid hain dom dom. Sayısal dünyada benim de kolayından bir arşivim olsun, diyenlerden değilim. İstifçilik iyi değildir, bir süre sonra işin tadı boka kaçar, sarpa da gelir arşive sarılır. Bir de kiracıysanız evsahibine esir olursunuz. Malum, o kadar döküntüyle (eşiniz için döküntüdür arşiv her zaman) ha deyince taşınamazsınız.

Peki kötü arşiv size ev aldırır mı? Ne gezer... Çoluğun çocuğun rızkını yer bitirirsiniz. Kitap olsa yine iyi, satsan para eder ama DVD’nin raf ömrü nedir be canlar. Ya tamiri?..Benim zaafım Türk sineması. Hele Yeşilçam olursa ne âlâ! Lâkin Yeşilçam’ın dijital baskısı pek az. Buldun mu yumulacaksın. Fellik fellik (Felli deyince Fellini gelmesin akla, yok bu yazıda, hiç olmayacak) film biriktiricilerden değilim her şeye rağmen.

“Uykusuz düşünüp kendimi yiyemem!”. İnsana izlediğini unutturur hızda film izleme alışkanlığım da yok Allahıma şükür! Filmlerle olmadık zamanlarda buluşmayı yeğlerim, tesadüflerin hastasıyım. (Bazı filmler bekler bazı yaşları, böö)Neyse... İşte sabo giyen (ve Sebo’yu sevmeyen) bu Tarık’a dedim ki: “Hüoop Tarık, Tarıkcan! Ayak parmaklarıııın neden cücelmiş arkadaşşş! Şu arşivi bir konuştur bakalım,” Sağolsun kırmadı beni. Zaten bu Tarık kimseyi kırmıyor sanırsam, beni bile kırmadığına göre...

Babasıyla alıp veremediği yok bir kişi olmalı. Eli sıkı arşivcilerden de değil, paylaşcan, verici...Tarık da şanına yakışır biçimde -50 DVD getirip “Sen bunlarla oyalan, bizde mal kasaylan yavrum,” dedi. Ben de ayıklamaya başlamaktayım, bir ona bir ötekine, ver Allah’ım ver... Laptop nar gibi oldu. Nar gibi: Yani eve gelince bin tane olmadı, Fahrenayt aldı yürüdü...Laptop kopyalayadursun, durarak kopyalıyor zaten. (Laptop markası önerisi: Dursun.) Ben de bir film izleyeyim dedim.

Taktım Vestel’e filmi (Fatih’in dediğine göre üzerine attırılmış DVD’leri bile okuyormuş Vestelcan. Denemiştir bu ip*ne. Ona güvenip aldım zaten. Word of mouth bu olmalı allaam. Meraklısına notlar: Fatih’ten DVD almadım. Altaylı değil.)...Neyse taktım işte... Takalım da neşemizi bulalım Semranım hesabı. Bizimkisi neşe değil tabi, Freudyen bir melankoli, koli, koli (PeMağden gibi oldu.) Ruhumun gıdası... Taktık ki ne görelim (Taktık kelimesine takmış olmam ne anlama gelmeli?), Türk’ün Gönül Yarası yerine Rus’un Dönüş’ü çıktı film, a dostlar!

Politik olarak da yerinde bi yanılgı sanki. Da. Nazdarovya! Filme de o kadar hazırlanmıştım, karpuz bile kestiydim.Neyse (İkinci “neyse” olduğunun farkındayım, sayıyla mı verdiler ulan!) gece gece başka sisli arayışlara girdik tabi. Aranıyoruz. İlle de Türk olacak ama. Neyse sonunda Vesikalı Yarim’i buldum da rahatladım. Koyuverdim Vestel’in içine. Filmi sittin sene önce Ankara’da izlemiştim. Moda ya, artık festivallerde bile gösteriliyor. [Bkz. Sinematek vaktı zamanında Vesikalı Yarim veya Akad için ne demiş? Ya da Vesikalı Yarim için kitap yazanlar Sinematek için ne düşünüyor?]

Filmi izledim, bitti. Karpuz. Biten karpuz. Film karpuz gibi değil tabi, hemen bitmiyor. Siz bitirseniz bile o içinizden çıkıp devam ediyor. İşte emsalsiz fikirlerim, öncesiz buluşlarım. Yoksa ben bir Türk mucit miyem? Men çi guyem, tamburem çi guyed!

KEŞİF: Masumiyet ve Kader, Vesikalı Yarim’den mülhem
Filmin henüz açılışı. Halil ve arkadaşları Kocamustaapaşa’da, köşedeki Rıza’nın köhne meyhanesinden sıkılırlar, hep beraber. Bir değişiklik yapıp iki kadeh içmek için Beyoğlu’ndaki “Şen Saz”a giderler. Orada içerken kendi aralarında konsomatris kadınların matrislerinden bahsederler: “Bu kadınlar şöyledir, bu kadınlar böyledir...” Halil hoşlanmasa bile muhabbete kayıtsız kalamaz. Arkadaşlarına şöyle der, dikkat buyurun: “Askerdeyken bir arkadaşım vardı.

Dostu hasretine dayanamamış, yakın şehre gelip ev tutmuştu, bilmişliğim oradan.”
Masumiyet ve Kader’deki Uğur, hapse giren dostuna yakın olmak için şehirşehir dolaşmaz mı? Ahan da tıpkısı. Buradan Cumhuriyet Savcılarını göreve çağırıyorum: Zeki Demirkubuz Masumiyet ve Kader filmlerini Vesikalı Yarim’in bu cümlesinden esinlenerek çekti. İşte filmler arasındaki diğer benzerlikler:Bu üç film de (Bundan sonra iki diyeceğim, zira Masumiyet ve Kader bir filmdir.) kadın filmidir.

Feministler kızmasın (Bu arada ne zaman sıkı bir feminist çıkıp bu filmleri elden geçirecek? Hatta neden başka bir feminist-bunu da başkası yapsın, ilk feminist yoruldu-Emine Işınsu ve Adalet Ağaoğlu romanlarını karşılaştırmıyor. Edit: Feministler babanın uşağı mı?) Kadın filmi derken filmin merkezinde bir kadının olmasından, eyleyen bir kadın olmasından, özne olmasından hareket ediyorum. Bir filmin merkezinde Sabiha, diğerinde Uğur vardır. Zira erkekler pasiftir, tâbidir, tâlidir.

FİLMLER ARASINDAKİ SERİ BENZERLİKLER
İki film de seri halde benzer durumlar: Erkek kadın için yuvasını dağıtır, suç işler, muhit değiştirir. Kadın hafifmeşreptir. Erkek âlemci değildir, utangaçtır. Hatta saftır, dürüsttür, maldır... Erkeğin ailesinin tavrı her iki filmde de birbirine benzer: Sabır, tevekkül, nasıl olsa bıkıp döner ümidi. Ayrıca erkek ailesiyle ilgilenmez, aileyle pederbeyi ilgilenir.“Abartıyorsun” diyenlerin temel itirazı şu olacaktır sanırım: Sabiha, Halil’in aşkına karşılık verir, oysa Uğur, Bekir’i değil hapisteki Zagor’u sever, her şeye onun için katlanır (Zagor da Uğur için katlanır, Bekir de Uğur için). Yani M&K’de aşk-ı müselles söz konusudur. Ayrıca filmlerin finalleri de farklıdır: Halil ailesine döner, Sabiha kaderine razı olur. Oysa Bekir ailesine dönmez, tercihi nettir, Uğur’a gider. Uğur zaten otomatik pilota bağlamıştır (Kendime ılık süt bebe bisküvisi karışımı hazırladım, hadi siz de hazırlayın.)

Demirkubuz hakkında yazılanların tümünü okumadım. Son okuduğum Zahit Atam’ın küfürnamesiydi. Ayıp etmiş, şahsiyat yapmış, geçelim. Neticede Atam deklasedir. Demem o ki, okuduğum kadarıyla benim yaptığım gibi Vesikalı Yarim ile Masumiyet ve Kader’i karşılaştıran yoktu. (Edit: Aha varmış: “Safa Önal'ın atölyesi bugündü. Önce Vesikalı Yarim'i izledik, mükemmel bi film.

Yeni dönem çıkan her filme ‘Türk sinemasının en iyi beş filminden biri’ diyenler bunu demeden önce zaman zaman küçümseyerek baktığımız Yeşilçam'a bir dönüp bakmalı. Filmden sonra herkes ‘neden yeni filmler bu kadar etkileyici olamıyor’ diye sordu. Ben tam olarak bu bakış açısına katılmıyorum tabii ki. Hele bir izleyici filmi Kader'le kıyaslayıp Vesikalı Yarim'in çok daha iyi olduğunu, çünkü daha gerçekçi olduğunu söyledi, ki ‘gerçekçilik’ açısından Kader'in çok daha gerçekçi olduğu kesin. http://www.duslervekabuslar.com/forum/topic.asp?TOPIC_ID=4537)Neyse... Yine de aslında benim mütevazi keşfim, ısrarcıyım!

EKSTRA
Kader’le ilgili bir keşfim daha var. Üşenip film müziklerini kim yapmış diye bakmamıştım (Bu üşengeçlik hayatıma mâl oluyor). Kader’i izledikten bir süre sonra Stalker’la ilgili bir iş geldi elime. Anaaa, bir de ne göreyim-duyayım: Kader’in tema müziği Stalker’a aitmiş (Çalıntı değil, yanlış olmasın!). Flütlü (Flüt müydü, rezil olmayayım?..) olan, nehirde geçen sahnede çalan... Neyse (Üç oldu, sarhoş değilim, bırakın beni!.)...

Sonuçta Vesikalı Yarim bir prototip. Neredeyse sonraları bir tür oluşturacak “kerhaneden kız kaçırma” türünün bir prototipi. Yapım tarihi 1968. Daha önce böyle filmler var mıydı, vardıysa da matematiği böyle miydi, bilemiyorum (Tembelim, bilesim yok. Onu da bırak Türk sineması hakkında doğru dürüst çalışma yok-ihtiyarları saymıyorum-olan da Zizek sanıyor kendini, Zizek gibi bakmaya çalışıyor. Zizek’e de sövdürür bunlar adamı!).Halil ailesine döndü. Aslında Halil dönmedi, Sabiha’dan ümidi kesti.

Sabiha finalde manavın önünde kendisinde Halil’e seslenecek cesareti bulsaydı, Halil, Sabiha’ya dönerdi. Oysa Sabiha manavın önüne gelmeden önce çok kararlıydı. Yuvayı yıkacaktı gerekirse ama Halil’ini alıp gelecekti.

Ne olduysa manavın önünde oldu. Halil’in çocuklarını sevdiğini gördü. Halil’in süperbirinsan olan babasının anlamlı, kendisine yalvaran bakışlarını gördü. Sabiha’nın yerinde kim olsa aynı şeyi yapardı. Zaten tersi bir final olsaydı, film bu kadar kült olmazdı. Tersi olsaydı film prototip olmazdı. Tersi olsaydı, Türk sinemasının zihnimize sıvadığı “delikanlı orospu” imajı olmazdı. Belki de Türk fahişesi, sinemamızdaki “mert, namuslu” imajını bu filme borçludur.

Bu arada filmin müzikleri etkin biçimde kullanılışı filan çok dikkat çekici... Neyse (Dört...)Vesikalı Yarim hakkında yazılmış Çok Tuhaf Çok Tanıdık - Vesikalı Yarim Üzerine adlı kitabı okumak kısmet olmadı henüz. Arayı soğutmadan elden geçirmek farz oldu. Ancak arka kapak yazısı pek ümit verici değil. Yazıda geçen “Bir yandan filmin Türk modernleşmesinin temel sorunlarıyla bağını sergilerken” ifadesi hoşuma gitmedi. Çünkü “Türk modernleşmesi” ifadesinden gına geldi artık. Allah’tan kitap derleme, umarım içlerinden biri seveceğim tarzda iş çıkarmıştır. Bu arada Halil’in babasına hayran olduğumu ifade etmek isterim. O nasıl bir serin bir duruştur arkadaş! O nasıl hayatı bilmetktir, tevekküldür vs’dir...

Bitirirken fahişeleri ya da kötü yola düşenleri bataktan kurtararak onlarla evlenen erkelerin kahraman olduğu filmlerden bir iki örnek vereyim: Halit Refiğ – Kurtar Beni, Orhan Elmas – Yürek Yarası, Erdoğan Tokatlı – Seyyid (Senaryo Safa Önal, VY’in senaryosuda ona ait), Ömer Kavur – Ah Güzel İstanbul, Atıf Yılmaz – Dağınık Yatak (Senaryo M. Mungan), Sinan Çetin – 14 Numara. Aransa kim bilir neler bulunur. Bulunsa üzerine ne güzel çalışılır. Belki de dünyada örneği olmayan bir tür?..Uykum geldi. Zaten bu uykular gelmeseydi...Yazıyı yazarken müsvettenin altında Yönetmenler Çerçevesinde Türk Sineması vardı. Yeminle, tek satırına bakmadım!

Gönül Yarası




Taslak bu yazı, o gözle okuyun.
Hatta YT'ye mektup olarak okuyun...


Yavuz Turgul'un sekiz sene aradan sonra kotarıp da önümüze koyduğu film pek çok yetersizlikle mâlul. Hatta film mâlul. Yavuz Turgul'dan daha fazla bir şey beklemenin âlemi yok artık sanırım.

Yavuz Turgul öncelikle iyi bir hikâye anlatıcısı. Deneyimli olmanın verdiği kıvraklıkla, matematiği sorunsuz filmler yapıyor. Filmleri hep dram. Sonu en iyi ihtimalle hüzünlü bitiyor. Hatta son iki filmdir ölümle bitiyor. Bakmayın siz Muhsin Bey'in güldüğümüz sahnelerine, ağlanacak halimize gülüyoruz alt tarafı. Arzu Film ekolünün tonu farklı bir versiyonu. Kolaylıkla söyleneceği gibi, Ertem Eğilmez filmlerinden daha sağlam bir hikayesi var YT filmlerinin. Yani aslında boynuz kulağı geçmiş durumda.

Gaz tabancası mı, mitralyöz mü?
Ancak kulağı geçen boynuz hedefi bir türlü bulamıyor. Muhsin Bey filminden Gönül Yarası’na, Yavuz Turgul iyi bir hikâye anlatıcısının ötesine geçemiyor.

YT’nin tüm filmlerinde politik olma gibi bir kaygısı da var lakin politikası Sezen Aksu’yu aşamıyor. (Sezen Aksu ile arkadaşlığından mı acaba?.. Abi, Sezen Aksu’yla niye arkadaşsın, ne işin olabilir?)

Muhsin Bey’de işi köyden gelenlerin sıntına yıkıp kurtuldun, Eşkiya’da da temel olarak öyle. Sesimiz çıkarmadık Sarı Tebessüm gibi rezilliklerden sonra. Alttan alta biraz gözünü para hırsı bürümüş insanlardan gına geldi. Ne yani abi, 1980 öncesi iktisadi ve politik hayat pek mi güzeldi? O zaman ithal ikamesi vardı, yerli malı yurdun malıydı, komşuları gitmeden önce mani bir durum olup olmadığı soruluyordu. Eee... Politik ufkun bununla mı sınırlı? (Yoksa Arzu Film setlerinde hayatının en güzel yıllarını geçirdin de ondan mı o yılları özlüyorsun.) 1980 sonrası en başarılı işin Züğürt Ağa onu da sen yönetmedin.

Gönü Yarası ise pek felaket. YT’nin bu kez politikadan anladığı Nâzım, Kürtçe, mahallemizin Ermeni Teyzesi... Üstüne üstlük bu sahneler oldukça yapıştırma duruyor. Biraz da modaya uyma kaygısı var. Hele Aynur ve Neşet Ertaş pek karton. Aslında gönül muhalefete teşne olmayınca filmin sinematografisi de akabinde bozuluyor.

Yükleniyorsak sevdiğimizden
Gönül Yarası tipik bir YT filmi. Yine sinik, yine yan çiziyor. Niye YT’ye bu kadar yükleniyorsun diyenler olabilir, yükleniyorsak sevdiğimizden. Yoksa kaldırır koruz bir tarafa olur biter. YT memleket gerçeklerine matuf belli ki, muhalefet etmek istiyor ama bir türlü cesaret edemiyor. Elin oğlu İrlanda’nın bağımsızlığı ile ilgili beton gibi filmler çekiyor. Ne olduysa gösteriyor. Zaten bizi en çok etkileyen fazla tantana yapmadan gerçeği göstermeleri. Ötesini göstermeseler de fitiz. (Bir zamanlar finalde Komünizmi işaret etmeyen romanlar geri bulunuyordu, hey Allah’ım, ey Jdanovlar, gelin de halimizi görün).

Memleket gerçekleri zaten insanları dehşete düşürecek kadar etkileyici, yıkıcı. Ken Loach’un Özgürlük Rüzgarı isimli filmini Türkiye’ye uyarlasanıza... Ne olur? Türkiye’de çekim izni vermezler. Vermeseler ne gam gider dünyanın istediğin yerinde çekersin. Aha işte Yılmaz Güney örneği. Gösterimi de sorun değil, olmadı korsandan, İnternet?ten, uydudan çatır çatır izleriz, sen canını sıkma.

Yılmaz Güney ve Yavuz Turgul
Yılmaz Güney sinemasına çok da vurgun değilimdir, en azından YG benim için efsane filan değildir, ancak rahmetli 20-25 sene yaşasaydı en azından Ken Loach kadar Yılmaz Güney’i konuşuyor olacaktık.

Ha, “Benim sinema tarzım bu değil Muratçığım,” mı diyorsun, abi senin canın harbi muhalefet, harbi politik sinema yapmak olsun sana tarzın kralını buluruz. O da olmadı ben tespit yapayım, sosyal dokuyu teşhir edeyim mi diyorsun... Al sana Lüfi Akad: Gelin, Düğün, Diyet. Üstüne bir Türk filmi izlemedim henüz. (Metin Erksan sineması dışında tabi.)

“Diş değil, tırnak değil bu memleket neden kanar?"
Canım abicim, Akad’ın ötesine de mi hamle yapamayacaksın artık. “Diş değil, tırnak değil” bu memleket kanıyor. Filmlerinde herkes mutsuz, herkes göçer. Niye mutsuz bu insanlar, niye göçer? Niye takır takır birbirini vuruyor? Gözünü para hırsı bürümüş oğlanla-babasının çatıştırmayla çözemezsin bu sorunu, bu kadar kolay değil. Sorun sadece gözünü hırs bürümüş insanlar değil. Müesseseler var, sistem var. Basit bir terbiye meselesi olmanın ötesinde bu durum. Kürt meselesi Kürtçe konuşan hocayla ya da ?Buna şarkıya ağlamak için Türkçe bilmek gerekmez? demekle olmuyor. Mehmet Ağar da aynısını söylüyor: Türkülerimiz ortak, kıız aldıııık, kııız verdiiiik...

Dünyanın en büyük otobüs ağlarından biri neden bu ülkede? Neden bu ülkede bir ailenin fertleri doğduğu yerde ölemiyor. Niye bu insanlar canından çok sevdiğin İstanbul?un içine ediyorlar? Neden Ermeni Teyzelerin torunları Fransa?da yaşıyor? Neden bütün midyeciler Mardinli? Niye Samatya? Bu ülke kimin? Para kazandığın iş icabı sen bu işleri bizden daha iyi bilirsin abi. Bizi niye her filminden ağlatıp ağlatıp bırakıyorsun? Biz ağlamayı biliyoruz, anamızla beraber... Hatta göz yaşından bizi kimin ağlattığının bile farkında değiliz.

Abi, üçüncü yol yok!
Günün sloganı: (İstanbul'un panoramasını sömürmeyelim artık!)


Dersimiz Juno


Dersimiz Juno
Peyniri çok severim, gecenin bir yarısı ekmeksiz peynir kemiriyorum. Hem yazıyorum, hem yiyorum.

Tarık, Juno’nun “Little Miss Sunshine” ekolünden olduğunu söylemişti .
Bence ilgisi yok. Yiğit’e haksızlık yapmış oldu.

Juno, Little Sunshine gibi midemize bi yumruk çakmıyor. Karakterleri looser filan diil. Herkes güzel, filmde bi tane kötü yok.
Aq, sanki filmi Arzu Film çekmiş. Düşünün Juno’nun üvey annesi Adile Naşit, babası Münir Özkul.

Filmin mesajını 2 dakka düşündüm yine de “ilerici” bi husus göremedim. Eh, 2 dakika yeter, daha derinde bi şeyler varsa da canı cehenneme.

Film “Ölü Ozanlar Derneği”, “Kadın Kokusu” kadar bile diil. Ara ara umut vermedi de değil: Misal Juno’nun babasıyla, bebeğini vereceği aileye gittiği sahne filan. Juno’lar (Canolar gibi oldu:) Amerikan standartlarına göre fakirdi, öteki aile zengindi, sterildi...

Evde bir iki espiri sokuşturuldu araya ama... Cheer leader kızlarla, onları beğenen erkeklerle, okulla filan dalga geçildi ama... 10 mumluk ampül gibi, sadece etrafını aydınlattı. Sadece tuvaletin tavanını, klozete yaklaşamadık bile.

Devam edelim: Juno, bebeğini vereceği ailedeki adama aşık olur filan diye bekledik, o da olmadı. Yani film şeker gibi bitti, gökten üç elma düştü, hatta 4. Herkes nasiplendi, mutlu oldu. Keşke g*tten düşseydi o elmalar, öyle olsun istedik.

Bebeği doğurması, kürtajdan korkması muhafazar tarafı. Bebeği evlatlık vermesi zevahiri kurtaramadı.
Film kekeledi, tırstı... Amelie filan geldi aklıma...

Yani işin gerçeği, 16 yaşında kızının hamile olduğunu öğrenen bir ailenin bu kadar hoş görülü olmasının, “modern” olmasının artık haber değeri yok.

“Black Snake Moan”dan sonra beni hayal kırıklığına uğratmış, kandırmış ikinci filmdir. IMDB notunun 8,3 olması ayıptır. 7 hakkıdır.

Ellen Page, ikinci Natalie Portman’dır, buradan ilgilileri uyarıyorum: Leon’un devam filmini bu kızlan çekebilirsiniz...

Oscar almamalı, almamalı, almamalı....

Death at a Funeral


Aylar sonra yeni bir yazıyla karşınızdayım.
Yazılarımı beklerken sıkıntıdan patladığınızı biliyorum. İsterseniz bekleme odasında Dosto, Proust, Joyce filan okuyabilirsiniz.

Biraz önce Frank Oz efendinin Death at a Funeral isimli filmini izledim.
IMDB notum: 7

Yedi verdim diye burun bükmeyin, iyi nottur. Filmi izlediğim için pişman değilim, ama izlemeseydim de aman aman bir şeyler kaçırmazdım. Yazıyı kısa tutmak zorundayım yoksa okunmuyor. Yoksa ortada 'baba-oğul' ilişkisi gibi münbit bir mevzu mevcut ki, yaz yaz bitmez.

Film, babasının cenazesinde konuşma yapacak olan genç bir adamın nutku hakkında.
Genç adam geleneklere göre babasının cenaze töreninde bir konuşma yapmalıdır, ancak ne söyleyeceğini bir türlü bilemez. Küçük not kağıtlarına yazdığı konuşma gayet sıkıcıdır. Bir ölüye yapılacak en büyük saygısızlık ardından sıkıcı bir konuşma yapmaktır. Hele mevta, biricik annenizin kocasıysa...
Üstelik genç adamın üzerinde abi baskısı da vardır. Abi, ünlü bir romancıdır, herkes konuşmayı onun yapacağını sanmaktadır. Genç adam, yıllardır olduğu gibi bir kez daha ikinci planda mı kalacaktır?

Hayır, iyi olacak hastanın ayağına gay gelirmiş, en azından Frank Oz filmlerinde: Küçük bir gay kaderin karşısına dikilir. Kader, olacak olan, olması beklenen olmaz.
Filmin başıyla kıçı arasında türlü olaylar olur.

Bu olayların tavında demir olan adamımız, finalde Scent of a Woman’ın finalindeki Frank Slade nutkuna benzer bir nutuk patlatır. Yani özenerek yazılmış plastik bir yazı yerine olayların tesiriyle hakiki, samimi, spontane bir nutuk! Filmdeki karakterler, plastik tavırlarını finaldeki sarsıcı olay ve akabindeki nutuktan sonra değiştirirler.
Mealen nutuk şöyle: Tüm tuhaflığına rağmen, babası gerçekten de çok iyi biridir. Hayat karmaşıktır, zordur, süprizlerle doludur. Hepimiz elimizden gelenin en iyisini yapmaya çalışırız. İnsan olalım, birbirimize insan gibi davranalım...

Bakın Frank Oz’un hatrına “adam gibi” demedim.
Tarık, Frank Oz eşcinsel mi? Bütün filmlerinde kırmızı butona onlar basıyor da?..

İzleyin.

Tenis'i final maçlarını izleyecek kadar severim: Amerika, Avustralya, Fransa ve İngiltere... Ötesine fazla bakmam. Üniversitedeyken çeyrek meyrek de izlerdim. Arada korta da inerim.
6 Temmuz Pazar akşamı Wimbledon'da Federer ve Nadal final oynadı. Maç her zamanki gibi 17'de başladı.

Bir aydır yapmadığım ev temizliğini bitirip başına oturdum.
Çimdir, her halükarda Federer tokatlar diye bekliyordum.
Ama Nadal'ı tutuyordum. Dezavantajlı olanı tutmak gibi bir huyum var, şampiyonlardan pek hazzetmem. Nadalım bismillah servis kırdığında bile heyecanlanmadım. Seti kazandı "amaaan şimdi açılır Federer!" dedim... İkinci set başladı, Nadal şak diye bir servis daha kırdı. Maç fazlasıyla dengeliydi, dolayısıyla bir servis kırmak seti almak anlamına geliyordu.

Ayrıca, Nadal servis attığı oyunları daha bir ıkınarak kazanıyordu. Bunda servisinin çok etkili olmamasının da payı var. Ama o dakikaya kadar Federer 3 kez filan ace atmıştı. Neyse...

Nadal iki yapınca keyfe geldim, bu sefer şeytanın hayalarını buracaktı bizim oğlan. Üçüncü set başladı, karşılıklı birer servis kırılydı, yine dengeli oyun başladı ama Nadal işi bitirecek gibiydi. Üstelik Federer yorulacaktı, yorulmalıydı ama imdada yağmur yetişti. Oyun bir saat durdu. Yağmur dinince set tekrar başladı. Tie break'e gitti oyun. İki saattir eli kolu yerinden kalkmayan Federer şakır şukur ace atarak Nadal'a tie berak'te şans tanımadı.

Şansızlık dedik... Dördüncü set başladı. Pezemenk Federer'in biti iyice kanlanmış olacaktı ki servisleri filan iyice düzeldi. Haydaa oldum. Yeter aq Federer'i...

Sadede geleyim. Yine bir yağmur arası oldu. Setler 2-2'ye geldi. Beşinci set kıran kırana oynandı. Nadal psikopata bağladı, maçın birden 2-2 olması normalde insanı bitirir ama hayranlık verici vuruşlarla ve çok az basit hata yaparak, tabi bir de oyunu mümkün olduğunca rallilere döndürerek Federer'i backhandinden vurdu. Son sette tie break olmaz. En sonunda rakibinin servisini kırıp kendi oyununu kazanarak şampiyon oldu.

Nadal, maç bitince sevimli ve efendi bir üslupla sevindi. Kupa verildi, konuşmalar yapıldı. İki tenisçi birbirini iltifat yağmurunda boğdu.

Nadal'ın Federer'den bir hayli genç olduğunu düşünürsek, artık çimde de toprak gibi oynayabildiği hesabıyla pek yakında Federer'in elinden bir numarayı alır diyebiliriz.

Maç 17'de başladı, 23.30'da bitti.

Yılmaz Özdil gibi yazasım geldi: Ergenekon




Politikadan hiç mi hiç anlamam. Kör değneği gibi bellediğim iki tane fikir var onları topaçlayıp duruyorum.

Bugün canım Yılmaz Özdil gibi yazmak istedi.
Buyrun...

ERGENEKON!
Ali Bayramoğlu, Neşe Düzel’le Taraf gazetesindeki söyleşisinde, bir üst düzey emniyet yetkilisinin kendisine “Onu Ergenekon’un öldürdüğünü biliyoruz. Ama henüz kriminal bir delil olmadığı için ispatlayamıyoruz” dediğini aktardı.

Rahip Santoro cinayetini kim işlemişti?
OA. Yaşı kaç? 16.

***

Hrant Dink'i kim vurdu?
Ogün Samast. Yaşı kaç? 17.

***

Malatya'daki misyoner katliamının failleri kimdi?
19 yaşındaki Hamit Ç, Abuzer Y, Emre G ve 20 yaşındaki Salih G.

***

İzmir’de Saint Antuan kilisesinin rahibi Adriano Francini'yi kim bıçakladı?
19 yaşındaki zanlı RB.

***

Son günlerde ortalığı sarsan örgütün adı ne?
Ergenekon.
Yani Ergene-kon

***

İlave edeceğim başka bir şey yok hakim bey...

Black Snake Moan - Sis ve Gece



Üç film izledim. İlki Black Snake Moan.
IMDB'de 7 verdim.
Beklentim çok yüksekti, ama film döndü dolandı kerhaneden oro*pu kurtarmaya döndü. Oysa filmin adı ve afişi ne kadar kışkırtıcıydı. Filmin girişi de iyiydi.

Karısından boşanan orta yaşlı bir 'nigger'ın, kasabada oros*u muamelesi gören, nemfoman sarışınla kasabaya rağmen sevgili olacağını, kasabanın buna tepki göstereceğini, çiftin tepkilere rağmen ilişkiye devam edeceğini ama filmin sonunda linç filan edileceklerini umuyordum. Hadi linç klişe oldu ama başka bir numara... Olmadı. Belki de bu tür filmlerin modası geçti... Black moan, kızı kulübesine götürdü, ama elini sürmedi; rahiple beraber kızı tedavi etti. Olay budur. Filmin müzikleri güzel, damardan blues. İndirdim, dinliyorum. Gol, Nonda attı. Galatasaray 1, Bursa 0.



İkinci film Sis ve Gece. IMDB'de 6 verdim. 290 kere rate edilmiş film şimdiye kadar, notu 7,8. Türkler, eş-dost, basmış notu. Ayıptır, yapmayın. Bizim oyumuzu saymayacaklar yakında!
Film kötü, moral bozucu. Bu kuşaktan, 3-4 isim dışında eli yüzü düzgün film yapabilecek başka yönetmen çıkmayacak mı? Alt tarafı bir hikaye anlatacaksın. İlk hata Ahmet Ümit. Onu geç, çünkü kitap başka film başka. Senaryo kötü. Renklerle oynama işi olmamış. Kamera açıları kötü. Oyunculuk ve oyuncu seçimi mantar. Hani ispatla diyebilirsiniz ama vaktim ve yerim dar. Turgut Yasalar açıklama yaparsa onu da burada yayınlarım.
Üzüntüm, iyi kötü, tv dizisi vs çeken, deneyimli bir yönetmenin mantarlaması.

Görsel numaralar için Nuri Bilge’ye, hikaye, diyaloglar ve casting için Zeki Demirkubuz’a müracaat edilebilir.

Before the Devil Knows You're Dead
’i de izledim ama onu sonra yazarım. Maç sonucu: GS 1, BS 0.
İyi geceler kuzucuklarım.

The Assassination of Jesse James by the Coward Robert Ford



IMDB notum: 8

Oyunculuklar ve görüntü yönetimi mükemmel. Ancak aksiyonseverler uzak dursun. Film onlara hitap etmiyor, tempo yavaş. Ancaak, alternatif bir “Vahşi Batı” filmi izlemek isteyenler kaçırmasın...

19. yüzyılın sonu. İç savaş bitmiş. Vahşi batı ehlilleşmeye başlamış. Kapitalist hukuk ufaktan zuhur etmekte: Kabahatiniz yanınıza kalmıyor, Pinkerton dedektifleri tepenize biniyorlar. Soygunculuk zorlaşmış, para ve emtia naklinde başarı söz konusu.

Kamusal alan, yani kahveler, barlar, tiyatrolar nezih... Ev dekorasyonunda ilerleme var: Evler temiz, mobilyaların işçiliği göz alıyor. Kovboylar sık sık yıkanıyor. Çocuklar hastalıktan ölmüyor, şeker de yiyebiliyorlar.

Siyasi ve iktisadi otoritenin tesis edildiği...

Bu durumda, ekmeğini soygundan kazanan biri olsanız ne yaparsınız? Bildiğiniz renkler solmuş, kokular dağılmış; kaçacak delik bulamıyorsunuz. Âdeta duyu organlarınız felç olmuş. Bu gibi nedenlerden bunalan obsesif kompülsif kahramanımız Jesse James, kendisini “öldürtüyor”.

Kime, kendi çetesinin en korkak, en kompleksli, en ezik adamına...
Jessi, kendisine “tuhaf” bir hayranlık besleyen zavallının şerifle anlaşıp kendisini öldürmesine göz yumuyor, hatta kendisini vuracak kurşunun çıktığı silahı elemana kendisi veriyor.

Jesse James...

Film, Jesse James’in öldürülmesinden sonrasını, Jesse James’in “zenginden alıp fakire veren” bir efsane oluşunu da gösteriyor... Gerçek önemli değil, o artık bir paratoner; gelişen kapitalizmin ezdiği tabakaların tercümanı.

Peki sonra ne oluyor?..

Eric Hobsbawm’ın “Bandits”ini okuyanlar sonra ne olduğunu biliyorlar...

Kapitalizm alıp yürüyor...

Saygılar, sevgiler...

Michael Clayton


Şeytanın Avukatı, The Firm tadında bir prodüksiyon. Hem Sabancı, Koç gibi dev şirketlerin yedikleri haltları hem de bir avukatın deli gibi paraya muhtaç olduğu bir ortamda içine düştüğü çıkmazı gösteriyor. Bok gibi cümle oldu. Clayton'un seçimi... IMDB notum: 7. Aslında 7,5 vermek isterdim ama imdb'de böyle bir not yok. Ben en çok Sydney Pollack'ı oyuncu olarak görmekten "hazzaldım". Güzel, derli toplu bir film. Akbabanın Üç Günü, Başkanın Adamları tadında değil ama tempolu filan. İzleyin.

Bazı okurlarım nedir bu IMDB diye soruyor. IMDB bir sinema sitesi. The Internet Movie Database. Filmler hakkında ne ararsanız var.

www.imdb.com

Ne habersin ne Türksün, seni gören altına ürksün!


Haberturk.com
diye bir site var biliyorsunuz. Haber sitesi olduğunu idda ediyor. Habere benzer şeyler yayınlıyor, flaş, son dakika vb...

Site böyle olunca müdavimleri bir başka oluyor elbet. Bu arkadaşlar Hurriyet.com.tr'nin, Milliyet.com.tr'nin filan okurlarını aşmış durumdalar.
Hepsi birer aslan parçası, gözü kara fedai, Kara Murat, Battal Gazi!. Vatanın bütünlüğü için dalacaklar her yere tulumbacılar gibi.

Amma internette ellerinden sadece yorum yazmak geliyor, şimdilik. Yorumları öyle isabetli ki... İsabet ettikleri yer acıma, iğrenme ve dehşete düşme duygularınızın kesiştikler nokta. G noktası gibi...
Buyrun örnek vaka üzerinden ilerleyelim:

Gazi Mahallesi karıştı
Terör örgütü yandaşları molotof kokteylerini yakıp etrafa saldırdı...
Gösteriler sırasında havaya ateş açmaya çalışan 3 kişi gözaltına alındı.
Ara sokaklarda toplanan yaklaşık 20 kişi, ara Gazi Mahallesi Fevzi Çakmak Caddesi'nde bir araya gelerek örgüt lehine sloganlar attı.

Ellerinde PKK terör örgütünü temsil eden bez parçaları ve pankartlarla yollarına devam eden yüzü maskeli grup, çöp konteynırlarını devirerek barikat kurdu. Yanlarında getirdikleri molotof kokteylerini yakıp etrafa saldıran örgüt yandaşlarına polisin müdahalesi sert oldu.

Çok kısa bir süre yürüyüş yapabilen gruba, akrep tipi zırhlı araçlara binerek müdahale eden sivil polisler göstericileri kovaladı. Ara sokaklara kadar örgüt yandaşlarını takip eden polis, havaya ateş açarak göstericileri dağıttı.

Göstericilerin arasında genç kızların da olduğu gözlendi.

İşte g noktamızı baskılayan yorumlar!

Misafir16.02.2008 23:08
Adam etnik savaştan bahstmiş. Siz bir daha okuyun önce bakın bakalım etnik terimi ne anlama geliyor ondan sonra cevap verin.
Misafir16.02.2008 23:08
biz bu yolda ne şehitler verdik çanakkaleyi geçirtmedik gazideki 3-5 tane köpeğin canına okuruz evel allah bileğinize kuvvet çevik kuvvet yakaladığınıza beyin kanaması geçirtin BİZİM ŞANLI BAYRAĞIMIZI KİMSE İNDİREMEZ İNDİREN BİLEKLERDE KIRILIR.
Misafir16.02.2008 23:03
2256 sana katılmıyorum ,ellerinde türk bayrakları,atatürk resimleri olacağı yerde,halen o adinin resimlerini ve o adi terör örgütünün bayrağını taşıyanlara direk sıkacaksın...HEPİMİZ TÜRKÜZ,HEPİMİZ ATATÜRKÇÜYÜZ...
desalmado16.02.2008 23:03
22:54 karışmadan edemedim,sen neden gocundun ki Adamın yazdıklarından?Orda kürtlere karşı en ufak bi gönderme yapmamış ki,tekrar oku bence,
Misafir16.02.2008 23:02
Ben biliyorum orayı sen marak etme. Üç-beş zibidinin yaptığı pisliği bahane edip kendi pisliklerini sergilemeye çalışanlara benim nefretim.
Misafir16.02.2008 23:01
TÜRK BAYRAĞINI İNDİRMENİNDE İNERKEN SEYREDENİNDE İNDİRENİ ALMAYANINDA ALINANA CEZASINI VERMEYENİNDE IRKINI İNKAR EDENİNDE MİLLİYETİNİ BİLİP SAHİP ÇIKMAYANINDA ATATÜRKÜ TANIMAMAYANINDA AMPÜLÜNÜ PATLATIRIZ
Misafir16.02.2008 22:59
o molotoflar bi yerlerinizde patlasın
Misafir16.02.2008 22:59
PROVOKESİMİ KALDI SEN GİT ORDA GÇREV YAPTA GÖRİM CİNO
Misafir16.02.2008 22:56
bu gibi durumlarda polis değilde asker girecek o mahalleye bakın napıyolar. polisin eli kolu bağlı çekse birini vursa polisin hayatı kaydı. dusunun bi bir polşisin içeri girdiğini...... asker girer bitirir.....
Misafir16.02.2008 22:55
ortamı boş buldular
Misafir16.02.2008 22:54
Kuzey Kıbrıs Kadar bayrağımıza sahip çıkamadık. Adamlar elin rumunu kafadan vurdu, bizde ise polis ancak AK parti İlçe binası taşlanınca müdahelede bulundu. Sonra neymiş, vatan sana canım feda hadi yaaa.
Misafir16.02.2008 22:54
Misafir 22:34 sen kimsin, kendini ne zannediyorsun pravakatörlük yapiyorsun? Sen nasil bütün kürtleri pkk li yapiyorsun? Sen nasil iç savas baslatiyorsun? Sen pkknin kendisisin. Seni de, bütün pkk lilarida taksimde sallandirmak lazim. Bu ülke senin gibi pravakötörlerin sayesinde kurulmadi. Bu ülke doğulusu ile batılısı hile bütün halkimizin kanlarini dökmesi sayesinde kuruldu. Senin o ırkçı, kafatasçı mesajını okuyan herkes bilirki sen bir pkk lisin. Senin gibi beş para etmez insanlar almanyada vatandaşlarımızın evlerini yakıyorlar. Senin gibileri temizlemedikçe bu ülkeye huzur yok.
Misafir16.02.2008 22:54
SİZİ GIDI VATAN HAINLERI
desalmado16.02.2008 22:53
İçimde bunlara karşı tarifsiz bir KİN var,İzin verseler bikaç tanesini verseler elime,neler yapardım ya!Sonra Dünyanın en huzurlu insanı ben olurdum attığım stresle
Misafir16.02.2008 22:48
Dağdan indir,maaş bağla..Karşılığını böyle veriyorlar işte..Nankörler...
mgencel16.02.2008 22:47
yakaladiginin elindeki molotofu agzina sokup fitili ateslicen digerlerinin gozunun onunde, bir daha kimse elini suremez ne molotofa ne kokteyle..
zekioz16.02.2008 22:44
sayın emniyet yetkilileri.lütfen bu kişileri vurun.görsünler dünyanın kaç bucak olduğunu
Misafir16.02.2008 22:42
haklısın ismail kardeş türk bayragını gönderden indirmek ölüm sebebidir. o bayrak kolay kazanılmadı (YA DEVLET BAŞA YA KUZGUN LEŞE)
Misafir16.02.2008 22:41
YAKIN YAKIN GÖRECEKSINIZ DÜNYANIN KAÇ BUCAK OLDUĞUNU
Misafir16.02.2008 22:41
yeryüzünde fitne ve din allahın dini oluncağa kadar savaşın.biz ne duruyoruz
Misafir16.02.2008 22:35
başladı yine provakasyon........neyin yetişmiyor sığmadın mı?ben polislerimize Allah güç kudet versin diyorum....bunlara göz açtırmamak lazım değil molotof sigara yakamısınlar....
Misafir16.02.2008 22:34
saygılar ben ismail küçükdişli..haksız olduğumu savunan ismime yazsın lütfen..öle sokağa çıkıp olay filan çıkarıyolar ya...ben derim ki sokağa çıkanı vurun..görğün bakalım daha sokağa çıkabilecekler mi..öldürün kardeşim sıkın kafalarına kafalarına...zaten artık devlet sıkmazsa sıkanlar olacak...etnik savaş başlar diyolar..arkadaşlar kimse kimseyi kandırmasın etnik savaş zaten başladı....azdan az gider çoktan çok..o halde mesele yok dimi...ya sev ya terket politikası uygulanmalı derhal
yabanistan16.02.2008 22:30
o ateşlerde yanasıca vatan hayinleri allah sisze öyle bir bela versinki ölemeyin
Misafir16.02.2008 22:28
son çırpınışlar bunlar. korkaklar ön saflara çocukları çıkarıyorlar. onların hemen arkasına genç kızları. diğerleri de etek altına saklanıyorlar korkudan. bunlar ancak kadınların arıkasına sığınırlar. haydi etek altı 1,2,3
padre16.02.2008 22:26
EEEEEE ORANIN ADI GAZİİİİ OLUR BÖYLE VAKALARRRRRRRRRRRRRRRRR
desalmado16.02.2008 22:23
Tek çözüm Bunlar için vur emri çıkartılması,bak bakalım bi daha yapabiliyorlarmı,Terörist oldukları ortada,kayıtsız kalınamazki bu yaptıklarına,hiç birşey yapamıyorlarsa bayıltıcı iğne kullansınlar,yapmak istedikten sonra seçenek çok...
Misafir16.02.2008 22:23
yaw gösterici kızlar neyi gösteriyor.gösteripte kaçmak yok.pilavdan kaçnın tabağı kırlsınnn:))))
sahrag16.02.2008 22:23
bunlar kendiliginden cikmiyor bunlari DTP cikariyor sokaga bu eylemleri DTP yaptirtiyor bundan adim gibi eminim.....türkiyenin elinde suan imkan varken, bunlari dagitmasi gerekiyor yani bütün türkiye geneline bu güney dogu halki dagitmasi gerekiyor be batida ki yasayanlarida ayni sekilde . bunlar güney doguda geto halinde yasamamalilar....güney dogudaki halkin yarisi batiya göc ettirilmeli ve batidaki halkin yarisinida güney doguya göc ettirmeli ve is yerleri acilmali ve insanlar bütün gün calistirilmalidir...anca öyle bunlarin hakindan gelirsiniz....
Misafir16.02.2008 22:20
bunlarada elma şekeri vermek lazım
sahrag16.02.2008 22:19
bunlar kendiliginden cikmiyor bunlari DTP cikariyor sokaga bu eylemleri DTP yaptirtiyor bundan adim gibi eminim.....