Biraz evvel Ö. Lütfi Akad’ın Vesikalı Yarim’ini izledim. Aklıma takılan bir takım hususları yazıya dökmeyi vazife telâkki ederim...Tarık diye bir arkadaşım var, film deposu. Filmler kopya, Tarık korsan. Ben de müstefid hain dom dom. Sayısal dünyada benim de kolayından bir arşivim olsun, diyenlerden değilim. İstifçilik iyi değildir, bir süre sonra işin tadı boka kaçar, sarpa da gelir arşive sarılır. Bir de kiracıysanız evsahibine esir olursunuz. Malum, o kadar döküntüyle (eşiniz için döküntüdür arşiv her zaman) ha deyince taşınamazsınız.
Peki kötü arşiv size ev aldırır mı? Ne gezer... Çoluğun çocuğun rızkını yer bitirirsiniz. Kitap olsa yine iyi, satsan para eder ama DVD’nin raf ömrü nedir be canlar. Ya tamiri?..Benim zaafım Türk sineması. Hele Yeşilçam olursa ne âlâ! Lâkin Yeşilçam’ın dijital baskısı pek az. Buldun mu yumulacaksın. Fellik fellik (Felli deyince Fellini gelmesin akla, yok bu yazıda, hiç olmayacak) film biriktiricilerden değilim her şeye rağmen.
“Uykusuz düşünüp kendimi yiyemem!”. İnsana izlediğini unutturur hızda film izleme alışkanlığım da yok Allahıma şükür! Filmlerle olmadık zamanlarda buluşmayı yeğlerim, tesadüflerin hastasıyım. (Bazı filmler bekler bazı yaşları, böö)Neyse... İşte sabo giyen (ve Sebo’yu sevmeyen) bu Tarık’a dedim ki: “Hüoop Tarık, Tarıkcan! Ayak parmaklarıııın neden cücelmiş arkadaşşş! Şu arşivi bir konuştur bakalım,” Sağolsun kırmadı beni. Zaten bu Tarık kimseyi kırmıyor sanırsam, beni bile kırmadığına göre...
Babasıyla alıp veremediği yok bir kişi olmalı. Eli sıkı arşivcilerden de değil, paylaşcan, verici...Tarık da şanına yakışır biçimde -50 DVD getirip “Sen bunlarla oyalan, bizde mal kasaylan yavrum,” dedi. Ben de ayıklamaya başlamaktayım, bir ona bir ötekine, ver Allah’ım ver... Laptop nar gibi oldu. Nar gibi: Yani eve gelince bin tane olmadı, Fahrenayt aldı yürüdü...Laptop kopyalayadursun, durarak kopyalıyor zaten. (Laptop markası önerisi: Dursun.) Ben de bir film izleyeyim dedim.
Taktım Vestel’e filmi (Fatih’in dediğine göre üzerine attırılmış DVD’leri bile okuyormuş Vestelcan. Denemiştir bu ip*ne. Ona güvenip aldım zaten. Word of mouth bu olmalı allaam. Meraklısına notlar: Fatih’ten DVD almadım. Altaylı değil.)...Neyse taktım işte... Takalım da neşemizi bulalım Semranım hesabı. Bizimkisi neşe değil tabi, Freudyen bir melankoli, koli, koli (PeMağden gibi oldu.) Ruhumun gıdası... Taktık ki ne görelim (Taktık kelimesine takmış olmam ne anlama gelmeli?), Türk’ün Gönül Yarası yerine Rus’un Dönüş’ü çıktı film, a dostlar!
Politik olarak da yerinde bi yanılgı sanki. Da. Nazdarovya! Filme de o kadar hazırlanmıştım, karpuz bile kestiydim.Neyse (İkinci “neyse” olduğunun farkındayım, sayıyla mı verdiler ulan!) gece gece başka sisli arayışlara girdik tabi. Aranıyoruz. İlle de Türk olacak ama. Neyse sonunda Vesikalı Yarim’i buldum da rahatladım. Koyuverdim Vestel’in içine. Filmi sittin sene önce Ankara’da izlemiştim. Moda ya, artık festivallerde bile gösteriliyor. [Bkz. Sinematek vaktı zamanında Vesikalı Yarim veya Akad için ne demiş? Ya da Vesikalı Yarim için kitap yazanlar Sinematek için ne düşünüyor?]
Filmi izledim, bitti. Karpuz. Biten karpuz. Film karpuz gibi değil tabi, hemen bitmiyor. Siz bitirseniz bile o içinizden çıkıp devam ediyor. İşte emsalsiz fikirlerim, öncesiz buluşlarım. Yoksa ben bir Türk mucit miyem? Men çi guyem, tamburem çi guyed!
KEŞİF: Masumiyet ve Kader, Vesikalı Yarim’den mülhem
Filmin henüz açılışı. Halil ve arkadaşları Kocamustaapaşa’da, köşedeki Rıza’nın köhne meyhanesinden sıkılırlar, hep beraber. Bir değişiklik yapıp iki kadeh içmek için Beyoğlu’ndaki “Şen Saz”a giderler. Orada içerken kendi aralarında konsomatris kadınların matrislerinden bahsederler: “Bu kadınlar şöyledir, bu kadınlar böyledir...” Halil hoşlanmasa bile muhabbete kayıtsız kalamaz. Arkadaşlarına şöyle der, dikkat buyurun: “Askerdeyken bir arkadaşım vardı.
Dostu hasretine dayanamamış, yakın şehre gelip ev tutmuştu, bilmişliğim oradan.”
Masumiyet ve Kader’deki Uğur, hapse giren dostuna yakın olmak için şehirşehir dolaşmaz mı? Ahan da tıpkısı. Buradan Cumhuriyet Savcılarını göreve çağırıyorum: Zeki Demirkubuz Masumiyet ve Kader filmlerini Vesikalı Yarim’in bu cümlesinden esinlenerek çekti. İşte filmler arasındaki diğer benzerlikler:Bu üç film de (Bundan sonra iki diyeceğim, zira Masumiyet ve Kader bir filmdir.) kadın filmidir.
Feministler kızmasın (Bu arada ne zaman sıkı bir feminist çıkıp bu filmleri elden geçirecek? Hatta neden başka bir feminist-bunu da başkası yapsın, ilk feminist yoruldu-Emine Işınsu ve Adalet Ağaoğlu romanlarını karşılaştırmıyor. Edit: Feministler babanın uşağı mı?) Kadın filmi derken filmin merkezinde bir kadının olmasından, eyleyen bir kadın olmasından, özne olmasından hareket ediyorum. Bir filmin merkezinde Sabiha, diğerinde Uğur vardır. Zira erkekler pasiftir, tâbidir, tâlidir.
FİLMLER ARASINDAKİ SERİ BENZERLİKLER
İki film de seri halde benzer durumlar: Erkek kadın için yuvasını dağıtır, suç işler, muhit değiştirir. Kadın hafifmeşreptir. Erkek âlemci değildir, utangaçtır. Hatta saftır, dürüsttür, maldır... Erkeğin ailesinin tavrı her iki filmde de birbirine benzer: Sabır, tevekkül, nasıl olsa bıkıp döner ümidi. Ayrıca erkek ailesiyle ilgilenmez, aileyle pederbeyi ilgilenir.“Abartıyorsun” diyenlerin temel itirazı şu olacaktır sanırım: Sabiha, Halil’in aşkına karşılık verir, oysa Uğur, Bekir’i değil hapisteki Zagor’u sever, her şeye onun için katlanır (Zagor da Uğur için katlanır, Bekir de Uğur için). Yani M&K’de aşk-ı müselles söz konusudur. Ayrıca filmlerin finalleri de farklıdır: Halil ailesine döner, Sabiha kaderine razı olur. Oysa Bekir ailesine dönmez, tercihi nettir, Uğur’a gider. Uğur zaten otomatik pilota bağlamıştır (Kendime ılık süt bebe bisküvisi karışımı hazırladım, hadi siz de hazırlayın.)
Demirkubuz hakkında yazılanların tümünü okumadım. Son okuduğum Zahit Atam’ın küfürnamesiydi. Ayıp etmiş, şahsiyat yapmış, geçelim. Neticede Atam deklasedir. Demem o ki, okuduğum kadarıyla benim yaptığım gibi Vesikalı Yarim ile Masumiyet ve Kader’i karşılaştıran yoktu. (Edit: Aha varmış: “Safa Önal'ın atölyesi bugündü. Önce Vesikalı Yarim'i izledik, mükemmel bi film.
Yeni dönem çıkan her filme ‘Türk sinemasının en iyi beş filminden biri’ diyenler bunu demeden önce zaman zaman küçümseyerek baktığımız Yeşilçam'a bir dönüp bakmalı. Filmden sonra herkes ‘neden yeni filmler bu kadar etkileyici olamıyor’ diye sordu. Ben tam olarak bu bakış açısına katılmıyorum tabii ki. Hele bir izleyici filmi Kader'le kıyaslayıp Vesikalı Yarim'in çok daha iyi olduğunu, çünkü daha gerçekçi olduğunu söyledi, ki ‘gerçekçilik’ açısından Kader'in çok daha gerçekçi olduğu kesin. http://www.duslervekabuslar.com/forum/topic.asp?TOPIC_ID=4537)Neyse... Yine de aslında benim mütevazi keşfim, ısrarcıyım!
EKSTRA
Kader’le ilgili bir keşfim daha var. Üşenip film müziklerini kim yapmış diye bakmamıştım (Bu üşengeçlik hayatıma mâl oluyor). Kader’i izledikten bir süre sonra Stalker’la ilgili bir iş geldi elime. Anaaa, bir de ne göreyim-duyayım: Kader’in tema müziği Stalker’a aitmiş (Çalıntı değil, yanlış olmasın!). Flütlü (Flüt müydü, rezil olmayayım?..) olan, nehirde geçen sahnede çalan... Neyse (Üç oldu, sarhoş değilim, bırakın beni!.)...
Sonuçta Vesikalı Yarim bir prototip. Neredeyse sonraları bir tür oluşturacak “kerhaneden kız kaçırma” türünün bir prototipi. Yapım tarihi 1968. Daha önce böyle filmler var mıydı, vardıysa da matematiği böyle miydi, bilemiyorum (Tembelim, bilesim yok. Onu da bırak Türk sineması hakkında doğru dürüst çalışma yok-ihtiyarları saymıyorum-olan da Zizek sanıyor kendini, Zizek gibi bakmaya çalışıyor. Zizek’e de sövdürür bunlar adamı!).Halil ailesine döndü. Aslında Halil dönmedi, Sabiha’dan ümidi kesti.
Sabiha finalde manavın önünde kendisinde Halil’e seslenecek cesareti bulsaydı, Halil, Sabiha’ya dönerdi. Oysa Sabiha manavın önüne gelmeden önce çok kararlıydı. Yuvayı yıkacaktı gerekirse ama Halil’ini alıp gelecekti.
Ne olduysa manavın önünde oldu. Halil’in çocuklarını sevdiğini gördü. Halil’in süperbirinsan olan babasının anlamlı, kendisine yalvaran bakışlarını gördü. Sabiha’nın yerinde kim olsa aynı şeyi yapardı. Zaten tersi bir final olsaydı, film bu kadar kült olmazdı. Tersi olsaydı film prototip olmazdı. Tersi olsaydı, Türk sinemasının zihnimize sıvadığı “delikanlı orospu” imajı olmazdı. Belki de Türk fahişesi, sinemamızdaki “mert, namuslu” imajını bu filme borçludur.
Bu arada filmin müzikleri etkin biçimde kullanılışı filan çok dikkat çekici... Neyse (Dört...)Vesikalı Yarim hakkında yazılmış Çok Tuhaf Çok Tanıdık - Vesikalı Yarim Üzerine adlı kitabı okumak kısmet olmadı henüz. Arayı soğutmadan elden geçirmek farz oldu. Ancak arka kapak yazısı pek ümit verici değil. Yazıda geçen “Bir yandan filmin Türk modernleşmesinin temel sorunlarıyla bağını sergilerken” ifadesi hoşuma gitmedi. Çünkü “Türk modernleşmesi” ifadesinden gına geldi artık. Allah’tan kitap derleme, umarım içlerinden biri seveceğim tarzda iş çıkarmıştır. Bu arada Halil’in babasına hayran olduğumu ifade etmek isterim. O nasıl bir serin bir duruştur arkadaş! O nasıl hayatı bilmetktir, tevekküldür vs’dir...
Bitirirken fahişeleri ya da kötü yola düşenleri bataktan kurtararak onlarla evlenen erkelerin kahraman olduğu filmlerden bir iki örnek vereyim: Halit Refiğ – Kurtar Beni, Orhan Elmas – Yürek Yarası, Erdoğan Tokatlı – Seyyid (Senaryo Safa Önal, VY’in senaryosuda ona ait), Ömer Kavur – Ah Güzel İstanbul, Atıf Yılmaz – Dağınık Yatak (Senaryo M. Mungan), Sinan Çetin – 14 Numara. Aransa kim bilir neler bulunur. Bulunsa üzerine ne güzel çalışılır. Belki de dünyada örneği olmayan bir tür?..Uykum geldi. Zaten bu uykular gelmeseydi...Yazıyı yazarken müsvettenin altında Yönetmenler Çerçevesinde Türk Sineması vardı. Yeminle, tek satırına bakmadım!

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder